Durup içime dönme ihtiyacı hissediyorum zaman zaman. Kalbime dönmek ve yoklamak neler olup bittiğini. Ekmek gibi, su gibi doğal bir ihtiyaç bu benim için. İnsan, içine dönerse kendiyle karşılaşır ya hani, ondan olsa gerek, ben de hep kendimle karşılaşmak istiyorum galiba. Bir zamanlar tek kaçtığım kendim olmama rağmen istiyorum bunu hem de. Yüzleşmeyi iyi bildim galiba, kendimle ve hayatla. En azından öğrendim kaçmamayı. Karşılaşacaklarının canını acıtacağını bilmene rağmen kaçmamak kendinden. Çünkü ancak böyle büyüyormuş insan. Diğer türlü tüm kaçışlar hiçbir yere vardırmıyor insanı. Hayattan bile kaçarken buluyorsun kendini. Öyle ki yaşama bile yerleşemiyorsun. Sanki biraz sonra kalkıp gidecekmişsin gibi hep hazır ve nazır bekliyorsun zamanın geçmesini. Çünkü hayat zamanın geçip bitmesinden ibaret oluyor senin için. Sanki yaşadığın, yerleşebildiğin bir hayat yok da hep göçebe gibisin. Ama kaçmadığında, yüzleştiğinde yerleşiyorsun sanki hayata; ait hissediyorsun. Kendini ait kılmak istediğin yerler oluşuveriyor birden, kök salmak istiyorsun. Yaşam anlam kazanıyor, anlamlı bir şeyler yapmak istiyorsun. Fevkalade memnun oluyorsun dünyaya geldiğine, çünkü Allah (cc) yaratmış seni, bir can bahşetmiş sana. Her kul, bir yer kaplar yeryüzünde. Çünkü bir amaç için yaratılmıştır aslında ve sen, seni sen yapan o amacı arıyorsun var olmaklığınla. O amaç var kılıyor seni, ümit doluyorsun. Allah (cc) ruhundan üflemiş, istemeseydi yaratmayabilirdi seni; değerini anlıyorsun. Değerinin ne kadar ulvi bir yerden geldiğine şahit oluyorsun. İşte bunlar hep kilometrelerce yol katetmek demek. Dağlar, bayırlar aşmak demek. Dağlar, bayırlar aşmak; ama içinde aşmak. Bir söz geçiyor ya hani Şeker Portakalı’nda: “Dışarıdan hiç yol gitmemişim gibi duruyor ama içimden üç yüz elli kilometre koştum.” diye. Tam olarak öyle işte. Çünkü önce içinde başlıyor her şey, içinde dönüşüyor; önce kalbin büyüyor. O büyüdükçe varıyorsun sen kendine. Ben kalbimi büyütmek istiyorum sevgili okur, istiyorum ki boşuna yaşamış olmayayım bu hayatı. Kendime varmak istiyorum, istiyorum ki benliğim hiç olsun ellerimde.
Ne tuhaf. Yüzlerce kez, hatta binlerce kez belki, bu cümleyi kurarken buluyorum kendimi: “Ne tuhaf.” İnsanın değiştiğini görmesi ne tuhaf. Bir zamanlar kendinden son sürat kaçan birinin şimdi kendiyle yüzleşmek için can atıyor olması ne tuhaf. Eskiden sevdiğin şeyleri şimdi sevmemen, sevmediğin şeyleriyse şimdi sevmen ne tuhaf. Bazı yanlarına veda etmen, bazı yanlarınla ise yeniden tanışman ne tuhaf. Kendini aramak ne tuhaf, kendini ararken kaybolmak ne tuhaf. Hayat gerçekten ne tuhaf ve biz daha kim bilir kaç kez bu cümleyi kurarken bulacağız kendimizi, şu sayılı ömrümüzde?
